24 Mayıs 2015 Pazar

Patlayan Balonlar


Tabiri caizse yaptığım iş gereği bir unvan vermek gerekirse bizlere kişisel gelişimci diyorlar. Oysa benim tek yaptığım kendimi fark etmem. Sinema perdesindeki yansımalarıma bakıp, kendi yazdığım oyunumu seyretmek. Beğenmediğim sahneleri yeniden yazmak, oyuncularımı düzenlemek. Yani tüm işim kendimle. Bu sırada yönetmenliğimizden ya da senaryomuzdan etkilenip de kendi filmlerinde değişiklik yapmak isteyenlere de kendi filmimi nasıl değiştirdiğimi anlatıyorum.

Benim filmimin iki başrol oyuncusu var. Bu iki oyuncu, dünyanın en tecrübeli oyuncuları. Hatta o kadar tecrübeliler ki yönetmen ben olmama rağmen, gerektiğinde beni bile aydınlatıyorlar.

Mesela 5 dakika önce şöyle bir diyalog geçti oyuncumla aramda;

-          Anne sen kedileri neden sevmiyorsun?

-          Sevmiyor değilim tatlım

Gözlerini devirerek;

-          Biliyorum biliyorum, nefesten önce bir km2 içinde kedi olsa kaşınır, gerilir, ortamı terk ederdin. Şimdi sadece garipsin. Bunları biliyorum da ne oldu da sevmiyorsun.

-          Offf Elif, kaç kere anlattırdın. Ben lisedeyken büyük çöp kovasına çöpü atmamla kedi üstüme atladı ve o günden sonra kedi türü ile aramız açıldı.

-          Anne, ben biraz önce balon şişirdim. Hatta şişirirken balon patladı. O kadar çok korktum ki iki dakika kalbimin çarpmasından etrafı duyamadım. Sonra yeniden balonları şişirmeye devam ettim. Şimdi bir balon patladı diye artık balonları sevmemeli miyim?

-          Yani ne demeye çalışıyorsun Elif?

-          Bence senin kedileri sevesin yokmuş


Gülümsedim. Bazen kim koç kim ayna kim rehber bilemiyorum. Geçmişte yaşadığımız acıların veya üzüntünün bizi nasıl kısıtladığını hepimiz bir şekilde fark ediyoruz. Arkasına sığındığımız ise bu farkındalık. Ben kedi üstüme atladı da sevmiyorum diyorum. Hepimiz hala karşımızdakini suçluyoruz. Tamam o senin üstüne atladı, korktun. Her acı/korku/üzüntü sonrasında iki seçeneğimiz var; ya o olaya sımsıkı sarılır kendimizi durdururuz ya da olan oldu der yolumuza devam ederiz. Yaşanan olay evrenin sorumluluğunda olabilir ama bu olaydan çıkaracağın ders ve seçeceğin yol sadece senin sorumluluğunda.

Şükürler olsun ki ne kadar patlarsa patlasın balonları seven bir kızım var.

Bilgen,themelek

10 Mayıs 2015 Pazar

Vardır Bir Bildiği


Bir  sene uğraştım Elif’e hamile kalmak için. Doktor bir sorun olmadığını, kafayı takmamam gerektiğini söylüyordu. O her kafana takma dediğinde, ben daha fazla takıyordum. O dönem yine benim gibi çocuk sahibi olmaya çalışan bir arkadaşım vardı. Beraber internetten araştırmalar yapıyorduk. Almanya’dan tükürük çubukları, Japonya’dan ısı ölçerler filan getirtmiştik. Gebe kalımı ve kadın metabolizması ile ilgili bir doktor kadar bilgiliydim.

Doktor en sonunda nasıl bir ruh hastası olduğumu anladı demek ki, bir sene içinde hamile kalmazsam tedavi ihtimalini düşünebileceğimizi söyledi ve ben kocaman bir “oh” çektim. Yani bir ay daha bekleyecek sonra tedaviye başlayacaktık. Çok rahatlamıştım.

2005 mayısı, anneler günüydü. Rukiye ile Özden’in nikahı için hazırlanıyordum. Nikahtan sonra annemlere uğrayacaktık. Gözüm gebelik testine ilişti. Rimel sürmekle testi yapmak arasında gittim geldim. (Düşün ne kadar takıntılıyım, makyaj dolabımda ojeden çok gebelik testi var)

Makyajımı bitirdim. Nasıl olsa negatif ama alışkanlık işte deyip testi yaptım. Sonucun olumsuzluğundan o kadar emin ki tezgahın üzerinde bıraktım. İşlerimi hallettim. Üstümü giyindim. Ayakkabımı seçtim, Murat’a hala kalkamadı diye söylendim ve en son banyoya girip ellerimi yıkarken teste gözüm ilişti; çift çizgi/pozitif.

O an anladım ki neye takarsam olmuyor. Ne kadar kafam rahatsa hayat bana o kadar fazla veriyor neye ihtiyacım varsa. Ben ne kadar çırpınırsam çırpınayım olması gerektiği zamanda oluyor. Tek yapmam gereken kafamı sakin tutmak, yoluma devam etmek.

Hiç beklemediğim bir anda evliliğimiz belki de 2 yıl daha devam edebilmesi için Ahmet doğdu. Bu evlilik belki de o tarihe kadar devam etmeliydi Ahmet’in doğması için.

Bunların hiçbiri bizim bulunduğumuz yerden tablonun tümünü görüp yorumlayabileceğimiz durumlar değil maalesef. Bir laf vardır, güvenmek demek, “o asla böyle bir şey yapmaz” demek değildir. Güvenmek demek “yaptıysa vardır bir bildiği” demektir. Ben şimdi arkama yaslanıyorum ve Yaradan’a güveniyorum.

Beni anneliğe seçtiyse, ilkinde o kadar uğraştırıp, ikinci de hop diye verdiyse. Bu çocukları bu koşullarda yetiştirmemi istediyse ve ilerde her ne olacaksa, vardır bir bildiği. Ben sadece şükrediyorum.

Bilgen,anne

#bilgenaslan

5 Mayıs 2015 Salı

DÖRTTE DÖRT

Bundan 12 sene önce, daha o zamanlar blog yok facebook yok. Mail atabiliyoruz birbirimize ve buna bile süper kolaylık diyoruz. Ben yine küçük küçük yazılar yazıyorum, mail gurubuma atıyorum.
Bir Hıdırellezdi. İsteklerimizle ilgili bir yazı yazmıştım. Babam yazıma cevap olarak “sen isteklerini yaz benim cebime koy, ben hallederim” diye yazıp yollamıştı bana. Ben bu cevabı görünce ağladım tabi mutluluktan. İnsanın arkasında ne olursa olsun mutluluğu için duran bir babanın olması kadar güven verici bir şey daha yok.
Bu Hıdırellez de aklıma babamın bu mesajı geldi. Gülümsedim. Harika bir babam var. Ayrıca dünyanın en harika erkek evladına da sahibim. Biraderim de soğuk durur ama bilirim ki gözümden bir damla yaş aksa, yaşın kaynağını bulup kurutur. Eeee ne kaldı? Aşk, sevgili, koca, eş; onun adı her ne ise bir o adam kaldı.
Acaba Yaradan “size 4 erkek tanımlıyorum ve bunlarda ¼ yakalarsan idare et; 2/4 yakalarsan şükret; ¾ kaymaklı ekmek kadayıfı; 4/4 ise zor be güzelim” mi diyor!!!
Dört erkek branşında da dördü bulmak imkansız mı?
Ama ben kendimi biliyorsam; zoru hemen yaparım, imkansız zamanımı alır.
Allah’ın da kaynakları sonsuz. İste vereyim diyor. E o zaman 4/4 için isteyeceğiz demek ki.
Benim bu sene ki Hıdırellez niyetim belli DÖRTTE DÖRT!!!
Darısı başınıza;

Bilgen;dörtdörtlük

28 Mart 2015 Cumartesi

İşte Buldum


Bana bel fıtığı teşhisi konulduğundan beri herkes sağ olsun kendi tecrübesinden yola çıkarak bana yol gösteriyor.

Mesela Meral’im bana enerji seansı yapıp, sonra da bazı fizik hareketleri gösterdi. Doktor arkadaşlarım ilaçlarımı kontrol edip dozlarını ayarladılar. Sevgili ortağım beni Orhangazi’nin bir köyüne götürüp orada belimi çektirdi (ki bu apayrı bir yazı konusu ama “sakın yazıp da internette rezil etme bizi” dedi diye yazmıyorum.) Çocukların yüzme hocası olan güzel, zayıf ve alımlı Alev de bana bel fıtığı için yüzmenin ne kadar iyi geldiğini anlattı. Ben pek Alev’i takmamıştım ne de olsa hem zayıf hem güzel ama nefestaşım Meral ve Şafak yüzmenin onların bel fıtığına iyi geldiğini söyleyince Evren’in bana “hareket et” mesajını yüzme olarak değerlendirdim.

Gittim Sporium’a yazıldım. Alev havuzun dışında, ben havuzun içindeyim.

-          Şimdi Bilgen Hanım, derin bir nefes alıp dalıyoruz ve aldığımız nefesi hem ağzımızdan hem burnumuzdan veriyoruz.

Nasıl yaaa!!! Deniyorum olmuyor. 5 yıldır insanlara ağzınızdan alın ağzınızdan verin nefesi deyip durmuşum, demo yapmışım, seans yapmışım. Olmuyor. Olmuyor. Olmuyor.

Ama oldu.

Sonra sırt yüzdürdü.

Sonra düz yüzdürdü.

Böyle böyle yüzüyorum işte. Yüzmemek için bahaneler üretiyorum. İş çıkarıyorum, hastalık çıkarıyorum, çocukları bahane ediyorum. Homurdanıyorum. Söyleniyorum. Ama yine de gidiyorum.

Neden mi?

Çünkü suyun içinde bedenim o kadar hafif ki!!! O kadar rahat hareket ediyorum ki, sanki et yığınından değil pamuktan yapılmışım. Zıplayabilirim, koşabilirim, uçabilirim.

Yüzme bittiğinde havuzun merdivenlerinden bir çıkışım var, aman Allah’ım, sanki birden omuzlarıma 1000 ton koyuyorlar. O kadar zorlanarak çıkıyorum ki.

Bu süreçleri yaşarken fark ettim ki; zayıflama sürecimde zihnimde oluşturduğum bir ideal beden vardı ama o bedenin bana hissettirttiği his yoktu. Bu sabah yüzerken o hissi anladım. Hafif olmak.

Şimdi biliyorum ki zayıflama sürecim hızlanacak çünkü artık NE İSTEDİĞİMİ TAM OLARAK BİLİYORUM.

Bilgen,ohaldevarım

9 Mart 2015 Pazartesi

FITIK ETTİN BENİ!!!

-          Fıtık, dedi.
Bedenimde oluşmuş fıtığın oluşumunu kabul edemeyen gözlerle doktora baktım.
-          Fıtık derken? Dedim
-          Yani belinizde iki adet fıtık var, dedi.
Benim gözlerimdeki kabul edemeyen bakış yerini, meraka bıraktı. Fıtık mı? Bir insan neden fıtık olur ki? Tamam şuan fıtık denildiğinde, beni fıtık etmiş olabilecek bir grup insan ve olay gözümün önünde canlandı ama ben GERÇEKTEN neden fıtık olduğumu merak ediyordum.
-          Sizce neden olmuş olabilir? Dedim.
Arkama yaslandım ve doktor hanımın bana yapacağı uzun açıklamayı beklemeye başladım. Parmaklarıyla mausu itti. O da arkasına yaslandı ve tam gözlerimin içine baktı;
-          Çünkü kilolusunuz.
Bu mu? “KİLOLUSUNUZ”. Cevap bu mu? Kilosu olup fıtık olmayan bir sürü insan varken, nasıl benim masum, sevgidolu fıtığımı buna bağlar. Sanki odaya girdiğimizde bize bakıyor; “hmmm bu şişman, ne çıkarsa kilodan” diyeyim diyorlar. Daha hiç doktor görmedim ki, kilolu birini görüp, “kilo bir etken ama şundan da bu rahatsızlığa yakalanmış olabilirsiniz” desin. Başka hiçbir etken araştırılmasın; işte cevabı bulduk; KİLO. Ayrıca ben hangi fiziksel koşuldan oluştuğunu sormuyorum ki, hangi psikosomatik sebepten fıtık olduğumu soruyorum. Karşımdaki genç bayan doktora bir şans daha vermek istedim.
-          Sebebin sadece bu olduğundan emin misiniz? Dedim.
“Daha nasıl bir sebebe ihtiyacın var ki???” der gibi baktı ve anatomik yapım üzerindeki omuriliğe binen yük miktarından filan bahsetti ama ben pek oraları dinlemedim.
4 yıldır NEFES’in içindeyim ve var olan hastalıklarımın altında yatan düşünceyi temizlediğimde nasıl yok olduklarını gördüm. İlk zamanlar sevgili Nevşah’a “şu hastalığım var”, “böyle bir semptom var” gibi cümleler söylediğimde, Nevşah bana önce hangi bölgemizde nefesi limitlediğimizi anlatır, sonra da buradaki düşüncemizden bahsederdi. Tabi ben doktor kızı olarak Nevşah’ı takar mıydım? Takmazdım. Onu takmıyor olmamı Nevşah takar mıydı? Takmazdı. Böyle takmaya takmaya baktım ki, kadın doğru söylüyor. Peki bunu ona söyledim mi hiç? Tabi ki hayır J
Sevgili doktorumdan çözmem gereken düşünce yumağının cevabını alamayınca, Nevşah’ın kitabını açtım. Şu son bir yılda ne yaşamışsam kadın yazmış. Mesajımı aldım.
Tabi ki, evrenin bize mesajları sadece Nevşah tarafından verilmiyor. Doktorun ağzından çıkan her cümlede evrenin bana mesajı; “omuriliğin artık bu yükü kaldıramıyor” dedi. Sen yükü ister kilo olarak gör, ister düşünce olarak; zaten hepsi birbiriyle iç içe.
O içimdeki büyük bilgeye sordum, yüklerimden kurtulmak için neye ihtiyacım var, diye. Cevap verdi;
HAREKET ET
E, hadi o zaman!!!

Bilgen,dehadi

28 Şubat 2015 Cumartesi

Katranı Kaynatsan Olur Mu Şeker?

Her sabah çocukları okula bırakıyorum. Her sabah okuldaki Müdür Babaanne dedikleri hanım kapıda bekliyor çocukların hepsini. Benimkiler girerken de Ahmet’in önce bir yakasını, sonra paçalarını, sonra da açık çantasını severek düzeltiyor, yanaklarını sıkıyor, öpüyor okula öyle sokuyor.
Yine aynı çocuklara her akşam ben diyorum ki,
-          evladım çantanızı akşamdan toplayın
-          giysilerinizi çıkarıp atmayın, katlayıp koyun
-          yediğiniz çikolatanın ambalajını sehpaya bırakmayın çöpe atın
-          oğlum çantanın fermuarını kapat, öyle okula mı gidilir
-          bence biraz da sebze yemelisiniz.

Peki ne oluyor? Hiçbir şey.
Çünkü bu saydıklarımın hiçbirini ben yapmıyorum. Çocuklara çantanızı akşamdan toplayın diyorum ama benim bilgisayar masada dağınık halde yatağa gidiyorum ve her sabah onların gözü önünde apar topar çanta topluyorum
Filmin en heyecanlı yerinde de yediğim şeyi mutfağa bırakacaksak bu ortaya koyduğumuz koca sehpayı neden aldık.
Kendimi bildim bileli bana derler ki, şu çantanın ağzını kapat, her şeyin ortada, çalınacak birgün.
Hep unuttuğumuz bir şey var ki, çocuklar sözle değil, gözle öğreniyorlar. Ne görürlerse onu yapıyorlar. Sen fareden korkuyorsun diye korkuyor çocuk fareden. Sen televizyon izlemek dışında bir şey yapmadığın için o da televizyondan başka dünya yok zannediyor. Onlar bizden çok daha akıllı ve sağduyulu.
Kendinden ilham al. Sen sigara içen bir göğüs hastalıkları uzmanının sigara içme önerisini ne kadar dinlersin yada şişman bir diyetisyene gider misin? Sen “evladım televizyon seyredeceğine, kitap oku” dediğinde çocuk sana bakıyor. Sen neden okumuyorsun? O da diyor ki zaten bu kadar iyi bir şey olsa önce sen yapardın. Çünkü çocukların dünyasında bizimkisi kadar egosal çıkarlar yok. Onlar olaya düz bakıyor. “yemedim yedirdim”, “ben senin için yaşıyorum” gibi cümleleri anlamıyorlar. Onlar “benci”ler; iyi olsa kendime yaparım; çünkü ben fayda görürsem sana faydam olur, zihniyetindeler. Senin neden kendini feda etme dürtüsünde olduğunu anlayamıyorlar. MADEM BU KADAR İYİ VE DOĞRU O ZAMAN SEN YAP, gibi düz ve süper bir mantıkları var.
Sen neysen çocuğun o.
İyi bir şeyler vermek istiyorsan evladına, önce kendine vereceksin. Zamanı geldiğinde o senden görüp alacak zaten.

Bilgen,theanne

19 Şubat 2015 Perşembe

TİBET'İN GENÇLİK PINARI

TİBET'İN GENÇLİK PINARI 5 HAREKETİBaşlangıçta her hareketin 3 kere yapılması tavsiye ediliyor. Daha sonra her hafta tekrar sayısını 2 şer artırarak 21 tekrara ulaşana kadar artırmaya devam edin.
Yani 2.hafta her hareketi 5 kere, 3. hafta 7 kere, 4. hafta 9 kere ve bu şekilde artırmaya devam edin. 10 hafta sonra her hareketi 21 kez yapabilir 
duruma geleceksiniz.
Bu 5 hareketi tamamladıktan sonra ılık veya serin su ile duş almanız tavsiye ediliyor. Ancak asla soğuk su ile yıkanmayın.


1. HAREKET

Kollarınızı omuzlarınızın hizasından yere yatay durumda açarak dik durun. Başınız hafifçe dönene kadar saat yönünde kollarınız açık dönün. Dönüşlerinizin sayısını yavaşça 1'den 21'e kadar arttırın.
Nefes alıp verme: Dönüşlerinizi yaparken karnınızdan derin bir şekilde nefes alıp verin.



Faydaları: Dolaşımı geliştirerek varisli damarlar, osteoporoz ve bas ağrılarına iyi geliyor. Her gün yapmak tüm bedeni gençleştiren bir süreci başlatabilir.

2. HAREKET

Sırtüstü olarak yere yatın. Kollarınızı, avuçiçleriniz yere bakar şekilde, parmaklar kapalı, iki yanınıza uzatın. Çenenizi göğsünüze gömecek şekilde başınızı yerden kaldırın. Bunu yaparken bacaklarınızı, dizlerinizi kırmadan dümdüz yukarı kaldırın. Hatta mümkünse başınıza doğru çekin. Bu arada dizleri kırmamalısınız. Sonra yine ağır ağır dizlerinizi kırmadan bacaklarınızı ve başınızı yere doğru indirin. Kaslarınızı gevşettikten sonra yeniden harekete başlayın.

Nefes: Başınızı ve bacaklarınızı kaldırırken derince nefes alın, indirirken verin.



Faydaları: Tiroit bezi, böbreküstü bezleri, böbrekler, sindirim organları ve prostat ile rahmi de içine alacak şekilde cinsel organlar ve bezler üzerinde onarıcı bir etkisi var. Arterit, osteoporoz, düzensiz regller, menopoz semptomları, sindirim ve bağırsak sorunları, sırt ağrısı, bacak ve boyunlardaki sertliğe iyi geliyor.

3. HAREKET

Bedeniniz dik duracak şekilde dizlerinizin üzerine oturun. Ellerinizi baldır kaslarınızın üzerine yerleştirin. Çeneniz göğsünüze değecek şekilde başınızı ve boynunuzu öne doğru sarkıtın. Ardından bel kemiğinizi mümkün olduğunca geriye doğru yaylandıracak şekilde başınızı ve boynunuzu geriye doğru sarkıtın. Bu egzersiz boyunca ayaklarınız yere dik, ayakparmakları nız kıvrık durmalı. Geriye doğru yaylandıkça el ve kollarınızla baldırlarınızdan güç alacaksınız. Mümkün olduğunca geriye doğru yaylandıktan sonra bedeninizi doğrultun ve harekete baştan başlayın. 

Nefes: Omurganızı yaylandırırken karnınızdan derin bir nefes alıp, doğrulurken nefesinizi verin.



Faydaları : İkinci gibi üçüncü de tiroit bezlerini, böbreküstü bezleri, böbrekleri, sindirim sistemi organlarını ve prostat ile rahmi de içine alarak cinsel organları gençleştiriyor. Menopoza girmiş ve düzensiz veya tembel regl dönemleri geçirme eğilimindeki kadınlar için özellikle iyi.

4. HAREKET

Ayaklarınız arasında biraz mesafe bırakıp bacaklarınızı dümdüz öne uzatarak yere oturun. Gövdesiniz dik dururken, ellerinizi avuçiçleriniz yere bakacak şekilde kalçalarınızın iki yanına koyun. Çeneniz göğsünüze değecek şekilde, başınızı öne doğru sarkıtın, ardından başınızı mümkün olduğunca geriye doğru sarkıtırken kollarınızdan kuvvet alarak kalçalarınızı havaya kaldırın. Gövdeniz havada, kollarınız dimdik, dizleriniz 90 derece kırılmış dururken bedeninizdeki tüm kasların kasıldığını hissedin. Başlangıçtaki oturur pozisyona dönerken kaslarınızı da gevşetin. Tekrarlamadan önce biraz dinlenin.

Nefes: Gövdenizi kaldırırken derin bir nefes alın, kaslarınızı sıkarken nefesinizi tutun, yere inerken nefesinizi bırakın.



Faydaları: Tiroit bezi, sindirim sistemi, prostat ile rahmi de içine alacak şekilde cinsel organları ve bezleri dolaşım ve lenfatik akış üzerinde canlılık veren bir etkisi var. Karın bölgesini, uylukları, kolları ve omuzları güçlendirir. eğer sinüs tıkanıklığınız varsa bu hareketin burun deliklerinizi açtığını da fark edebilirsiniz. 

5. HAREKET

Yüzükoyun yere uzanın. Hareket boyunca yere koyduğunuz ellerinizden ve ayak parmaklarınızdan güç alacaksınız. Gövdeniz bir sarkma pozisyonu alacak şekilde kollarınız yere dik dururken, omurganızı öne doğru yaylandırarak başlayın. Bir yandan da başınızı mümkün olduğunca geriye doğru sarkıtın. Ardından ayaklarınızı yere tam basarak kalçanızı yukarıya doğru çekin, bedeniniz ters bir V şeklinde dururken çenenizi de göğsünüze doğru çekin. Sonra tekrar kalçanızı yere doğru sarkıtıp sırtınızı yaylandırın.

Nefes: Bedeninizi yukarı doğru çekerken derin bir nefes alın, aşağı inerken nefesinizi bırakın.




Faydaları: bağışıklık sistemi üzerinde olumlu etkisi olan dolaşım ve lenfatik akışın geliştirilmesine yardımcı olur. Derin soluk alıp vermeyi, enerji ve canlılığı uyarır. Diğer hareketlerde olduğu gibi özellikle menopoz ve düzensiz regl dönemleri semptomlarını hafifletiyor.

29 Ocak 2015 Perşembe

İşte Bu

Sene 2012. Nefes koçluğunun ikinci bölüm eğitimi için Çeşme’deyim. Ortağım aradı ve dönüşe rezervasyon yaptırma, ben almaya geleceğim seni,dedi.
Eğitimin son günü ortağım geldi. Arabaya bindik, kemerleri bağladık. Çıktık yola.
İzmir’e geldik. Benim ortak, baktım Kocaeli yoluna değil, İzmir’in derinliklerine gidiyor.
-          Hayırdır, dedim
-          Sana bir şey göstereceğim, dedi.
Hava sıcak, trafik berbat, ben yorgunluktan ölüyorum ama ortak bişey gösterecek diye, sesimi çıkarmadan oturuyorum arabada. Ana yol bitti, artık mahalle arasında ilerliyoruz. Mahalle arası bitti, sanayide ilerliyoruz. Bu arada iki de bir de durup yol soruyoruz. Caddeler, sokaklara, sokaklar tek araç geçebilir mahalle arası yollara döndü. Evler gecekondu oldu. Çocuklar sokakta oynar oldu. İzmir’in meşhur kızlarının olduğu yerden çıktık, Ankara’ya sanayiye geldik sanki.
Bir mahalle bakkalının önünde durduk. Arabadan indi. Ben yine yol soracak diye bekliyorum. Geldi kapımı açtı.
-patron insene, dedi.
İndim.
-          Eee nasıl buldun? Dedi.
Etrafıma baktım. Sanayi arkası bir mahalle, eski evler, köşede sinekli bakkal, evlerin arasında kalmış 100m2 hurdalık bir arazi, arazide top oynayan çocuklar. Beynim hem sıcaktan hem de “nasıl buldun” gibi bir yorum sorusuna cevap verme gayreti ile çabalamaktan yandı. Neyi nasıl buldum, diye etrafıma bakınıyorum. Gözüm benim ortağa ilişti. Askerden yeni dönüp otobüsten  inip, daha mahalleye girer girmez, sevdiği kızı gören aşık erkek heyecanı ve gözlerinde ki o parıltı ile birşeye bakıyor. Onun baktığı yere bakıyorum; hiçbirşey yok.
Ceylan gibi sekerek yolun karşısına geçti. Çocukların top oynadığı otlu arazide duran tekerlekleri olmayan otobüsün arkasında gözden kayboldu. Bekledim. Gelmedi. Sırf merakımdan peşinden gittim.
Bişeyin karşısına geçmiş, hayranlıkla seyrediyor. Baktığı şeye baktım. Takriben 30 sene evvel taşıt olarak kullanılan ama şuan tekerlekleri sönmüş, içinde koltuk kalmamış, kaputunda bahar bahçe olmuş bir arabaya bakıyor.
-          Mükemmel di mi?, dedi
Delirdi bu adam diye düşündüm. Bir yandan o hurdanın etrafında dönüp duruyor, bir yandan bana sürekli anlatıyor;
-          Patron biliyorum şimdi gözün korktu ama arabada valla bir şey yok. Hem bu araba 62 model  ve Türkiye’de tek.  Bak direksiyondan vitesli. Bundan başka yok. Bunu sanayiye çektiririz. Rengini krem yapıcam, içine haki renk koltuk koyarız. Arka amblemi düşmüş ama dert değil, bulurum. Düşün bak. Ahmet’in sünnetinde Ahmet’i bununla gezdiririz. Bak bir kullan bunu, keyfini anlayacaksın.
Ve vazgeçmedi. Onu İzmir’den İzmit’e getirtti. Sanayiye çektirdi. Yok orijinal amblemiydi, yok koltuğun kumaşıydı, yok kapının kulpuydu. Dün bilgisayarda resimlerini gördüm arabanın. Mükemmel olmuş.
Ortağıma baktım. İnsanların hurda diye attığı şeyden, bir klasik yarattı. Herkes ondan vazgeçmişken, o vazgeçmedi. Sevgisini, ilgisini, emeğini, enerjisini verdi. Sıradan bir adam ve hurda bir araba hikayesi değil bu. Bu biz insanların sevgimiz ve enerjimiz ile nasıl güzellikler yaratabileceği hikayesi.
Ortağım  yarattı.
Artık sıra bizde…

Bilgen,şükür

21 Ocak 2015 Çarşamba

Veee Beklenen Gün Geliyor

Evet insanoğlu, her yıl heyecanla beklediğiniz zaman geliyor; DOĞUMGÜNÜM.
Şimdiden nasıl bir kutlama yapacağınızı düşündüğünüzü biliyorum. Midenizde kelebekler uçuşuyor, elleriniz titriyor, yanaklarınız al al. Tamam sakin olun, size yardımcı olacağım ne de olsa benim doğumgünüm.
Bu sene fener alayı ya da havai fişek istemiyorum. Öyle 40 gün 40 gece de kutlamayalım. Biliyorum sevinç ve coşkunuza engel olamıyorsunuz ama bu sene şubat programım çok yoğun. Bu sebeple de sade ama eğlenceli bir etkinlik olsun ve lütfen tek günde halledelim kutlamaları.
Bir Bilgen klasiği olarak, açtım google’ı ve baktım, bu sene hangi il olacağım ve bu yaş nasıl geçecek.
37 – KASTAMONU
Aman pek bir övüyorlar Kastamonu’yu google’da. Yok cennetten bir köşeymiş, karmaşadan uzaklaştırıp huzur veriyormuş, göz kamaştırıyormuş. Gezilecek yerleri çok. Pirinci meşhur, sarımsağı meşhur, pidesi meşhur, bakırı meşhur.
Ne müthiş bir sene olacak baksanıza. Hem meşhur olacağım, hem huzur vereceğim, hem pirinç gibi bereketliyim, hem  sarımsak gibi şifa verip hem de lezzet katıyorum. (ayyy çok da terliyip kokacağım galiba)
Heyoooooo, çok heyecanlıyııımmmm

Bilgen,Kastamonu

8 Ocak 2015 Perşembe

SIFIRLANMAK

Hepimizin maşallah bizlerden AKILLI telefonları var.
Resim çekiyoruz, pıt o resmi sosyal medyada paylaşıyoruz. İnternete giriyoruz, yol soruyoruz, yemek tarifi bakıyoruz, saati kuruyoruz, arayan kişiye özel melodi ve resim koyuyoruz. Amaan Yarabbi ne istersen var.
Benimkinin bir de kalemi var. O kalemle notlar alıyorum, bir resmi gördüm mü tak oradan kesip reklamcıma yolluyorum. Uzun bir yazının önemli kısımını işaretleyip ortağıma yolluyorum. Ben yanlış yazıyorum kelimeyi o düzeltiyor. Bugün havanın kaç derece olduğunu söylüyor. Ben oyun oynarken mesaj gelirse, ekran ikiye bölünüyor. Benden akıllı valla.
Bu akıllı telefonların maalesef ilerleyen zamanlarda bir sıkıntıları oluyor; yavaşlıyorlar. Belli bir kapasiteleri var ve sen arkadaşlarla sohbet etmek için harcaman gereken zamanı 3000 tane fotoğraf çekmek için harcadığından telefonunda deposu doluyor.
Bir de teknolojiye aklı eren bir arkadaş dedi ki, “arkada çalışan programları kapatırsan daha hızlı çalışır”. Arkada çalışan programın ne olduğunu sorgulamadım bile. Nasıl yapılacağını göstersin diye verdim telefonu. Düğmeye basılı tuttu ve gün içerisinde kullandığım sosyal medyalar, mail hesabım, hesap makinası, ofis programı filan dizim dizim dizildi ve onları parmağı ile sola attırarak kaldırdı.
Şimdi ben her gece, yatmadan önce, tuşa basıyorum ve gün içinde kullandığım şeyleri sola atarak temizliyorum. Gereksiz yükleri yok ediyorum, onu şarja takıyorum ki ertesi güne o mükemmel hızı ve işlerliği ile başlasın.
Peki ben ne yapıyorum? Ya sen? Sen de kendindeki gereksiz programları kaldırıyor musun? Kendini tüm yüklerini bırakarak mı seni şifalandıracak uykuya dalıyorsun? İnsanoğlunun icad ettiği telefon bile artık kullanmayacağı programı bir daha kullanacağı zamana kadar kaldırıyor. Biliyor ki o program açık kalırsa yavaşlayacak, yorulacak ve ne için yaratıldıysa artık onu yapamayacak. Bu telefonu sen yarattın, onu sıfırlıyorsun da kendini neden sıfırlamıyorsun?
Sıfırlanmanın bin bir yolu var. İster nefes al, ister namaz kıl,ister meditasyon yap, ister reiki yap, ister sadece boş boş dur ama yavaşlamamak için, bozulmamak için, yapmaya geldiğin şeyi yapamaz hale gelmemek için, yaratıldığın halinden başka bir hale bürünmemek için, her gece telefonunla birlikte sende kullanmadığın programlarını kapat.

Bilgen,hiç

30 Aralık 2014 Salı

HO HO HO

Sene oluyor 2015.
Bu tarihi söylerken bile kendimi Yıldız Savaşları filminde bir tarihte hissediyorum.
2015
İnsanın ağzını dolduruyor söylerken.
İnşallah kalbimizi de
Cebimizi de
İliklerimizi de
Ruhumuzu da doldurur. (Neden doldurmasın ki?)
Amin

Bilgen,queentara

21 Aralık 2014 Pazar

Dünya Gerçekten Küçük Mü?

Yıllarrrr yıllaarrr önceydi. Bir sevgilim var.(Düşün ne kadar uzuuuun zaman önce) Nasıl aşığım anlatamam. Gözüm hiçbir şey görmüyor. Midemde sürekli kelebekler, kalbim hep bir çarpıntı halinde. Aradığında heyecandan telefonu açamıyorum.
Küçük şehirdeyiz. Sokakta rahat gezemiyorsun, bir yerde rahat yemek yiyemiyorsun. Nereye gitsek biri ile ya selamlaşıyoruz ya rastlaşıyoruz.
-          Damalı eşşek gibiyiz, nereye gitsek biri çıkıyor karşımıza, diyor. Tabi ben o zamanlar kişisel gelişimdi, nefesti, koçluktu gibi şeylerden bihaber olduğumdan;
-          Neysek onu çekiyoruz; enerjimizi yükseltelim gibi şeyler söyleyemiyorum. Onun yerine kader deyip, daralıyorum, utanıyorum. Valla ünlülerin ne çektiğini o zamanlar anlamıştım.
Mevsimlerden yaz, Açıkhava konserleri başlamış. Hem şehirden biraz uzaklaşalım hem de bizi tanımayan insanların olduğu bir yerde olalım, dedik ve Candan Erçetin’in konserine bilet aldık.
Çıktık yola, nasıl keyfimiz yerinde. Gözlerimizin içi gülüyor. Egosal kimliklerimizi yaşadığımız il sınırında bırakmışız, iki küçük çocuk gibiyiz. Mekâna geldik. Atmosfer nefis, herkes keyifli, kimse dönüp bize bakmıyor, kimse bizimle ilgilenmiyor. Biletlerimizi verdik, yerimizi gördük.
-          Sen yerimize geç, ben bir su alayım, susarsın sen; dedi ve büfeye doğru yürüdü ve ben daha bir aşık oldum.
Kanatlandım ve uçarak yerimize geçtim. Tabi sıranın başındakilerden özür dileyerek yerime geçtim, tam oturacağım, arkadan bir ses;
-          Aaaaa Bilgen Halam da burda. Hallaaaaaa hallaaaaaaa burdayız!!!!
Keşke o an yaşadığım duyguyu anlatacak bir kelime olsaydı.
Dün de ailem ve dostlarla yine İstanbul’a konsere gittik. Kalabalık kuyrukta ilerlerken bir baktım, kuzenlerim. Biraz daha ilerledik, eski işyerimden arkadaşlar. Yerimize oturduk, ön koltukta komşularım. Herkes gülümsedi birbirine, “Dünya ne küçük” dediler.
Ahh be dünya, madem bu kadar küçüksün, ben neden kuzenlerle karşılaşıyorum da Brad Pitt ile karşılaşmıyorum?
Ya ben bu Brad’i gerçekten istemiyor muyum acaba?

Bilgen,aklımdaçılgınsorular

13 Aralık 2014 Cumartesi

Ben İstedim Bir Göz, Allah Verdi Göz Göz

Kocaeli Büyükşehir ya, trafiği de büyük.
Çocukları almak için kırmızı ışıkların, yılbaşı ışıkları gibi gecede parladığı trafiğin içinde gitme çabasındayken “bu artık böyle olmaz” dedim kendi kendime. “Bu trafiğe bir çözüm bulmalıyım”
Bu trafik sorununu kimle görüşsem ki derken, “Nevzat Doğan’a anlatmalıyım bunu” dedim.
Nevzat Doğan İzmit Belediye Başkanı. Kendisini tanımam etmem. Çevremde onu tanıyıp benimle görüştürecek biri var mı bilmem, çünkü hiç sormamışım belediye başkanını tanıyor musunuz, diye. Ayrıca bu trafik işine O mu bakıyor, onu da bilmem. Benim tek bildiğim, iş-ev-çocukların okulu Bermuda Şeytan Üçgenin de habire ya bir billboardda yada bir köprüde, kendisinin yaptığı bir icraatı yada duyuruyu görüyorum. Benim bürokrasi ve politika bilgim sınırlı olduğundan normal vatandaşlık duygumla hareket ettim; kimin yapacağını bilmiyorsan; kimin yapacağını bileni bul. Nevzat Bey trafiği çözemiyorsa bile, kimin çözeceğini biliyordur.
Nevzat Doğan’la görüşme talebimi oluşturdum, Evren’e yolladım.
Ertesi gün, bir kontrol için bir hastaneye gittim.
Koridorun sonundaki odanın zilini çalın, sizi içeri alacaklar, oradaki hemşire ilgilenecek sizinle, dediler.
Koridorun sonuna gittim. Kapıda Nevzat Doğan, yanında 2 adam. Gülümsedim. Girişken bir tip gibi görünmeme rağmen, yanında iki adam olup da onlarla sohbet eden birinin de lafını “dün ben sizinle görüşmek istedim, aa bak karşımdasın” diye de pek bölmem. Ayrıca ben kapıda karşılaşmak istememiştim. Ona anlatabileceğim, beni dinleyip ilgileneceği bir şekilde karşılaşmak istemiştim. Demek daha vakti gelmedi, dedim ve talebimi bir daha gözden geçirip, yeniden ilettim.
Kapıyı açtılar, hemşire beni karşıladı, içeride bir odaya götürdü ve beklememi söyledi.
Oturdum bekliyorum Nevzat Doğan geldi. Selamlaştık.
Aaaa bir baktım, tam istediğim ortam. Sessiz oda, adam karşımda, öyle duruyoruz. Hani demek talebi biraz daha zorlasam, adam diyecek ki “Bilgen Hanım, bir şey anlatacakmışsınız bana, haber geldi” diyecek. Evren’i de o kadar yormamak gerek diye, kendimi tanıtıp, sıkıntıyı Nevzat Bey’e aktardım. Büyük bir kibarlıkla beni dinledi. Süreci ve projeyi anlattı. Vatandaş olarak benim ne yapmam gerektiğini ve kendisinin de ne yapacağını anlattı.
Nevzat Bey gittikten sonra, koltuğa oturdum, arkama yaslandım. Nasıl isteyeceğini bilirsen, olmaması imkansız, dedim kendi kendime ve gülümsedim.
Ahhh sevgili Brad Pitt, dayan çok az kaldı.

Bilgen,deli

1 Aralık 2014 Pazartesi

Eşşeğin Sağlam Kazıkta Mı?

Hayatıma dönüp baktım da bu akşam, inanmadığım hiçbirşeyi yapmamışım. Öz dediğin şey iyiyi, işe yarayanı, güzeli paylaşmak ister. Biz cahilce buluruz ama başım ağrıyor dediğinde, arkadaşının sana verdiği o küçük mavi hap arkadaşın tarafından kullanılmıştır ve işe yaradığı için sana sunuluyordur. (İstisnai durumlar kaideyi bozmaz)
İnandığım şey içinde kimseyi sıkboğaz etmemişim. Ben yolumda yürümüşüm, isteyen yolunu benimkiyle birleştirmiş.
Mesela boşandıktan sonra beni en çok endişelendiren şey, ben ölürsem çocuklarım ne olacak korkusuydu. Hemen onlara “büyüyen çocuk sigortası” yaptım. Öldüğümde kimse yerimi dolduramaz ama en azından bakacak olan kişiye hem aylık para veriyordu hem de çocuklarımın kumbarasına para atıyordu. Evlatlarım bakan kişiden eziyet görseler bile 18 yaşına geldiklerinde “eeee senle mi uğraşacağım bee” deyip, sigortadan parasını alıp kendilerine bir hayat kurabilirlerdi.
Eski eşimle çocukların masraflarını bölüştük ve o sağ olsun okul taksitleri ve harcamalarını üstlendi. Şeytan dürttü beni gene. Bu adam ölürse çocukların okul taksitleri bana kalacak. Evladımdır, sağ omzum yorulsa sol omzumda taşırım ama önlemini almak varken neden yorulayım ki? Eski eşime “okul poliçesi”nden bahsettim. Eğer adamcağız ölürse, üniversite bitene kadar çocukların tüm okul masrafları karşılanacak.
Benim zaten yaptığım iş gereği mesleki sorumluluk sigortam var. Babama, kuzene de yaptım. Benim şeytan yine dürttü beni; eski eşime de yaptırdım. İş bu, kaza olur bela olur. Hele bir de ölümlü kaza olur, sen suçlusun derler, tazminat ödetirler. Adam malı mülkü tazminata yatırmasın çocuklara bir şey kalsın dedim. ( yaa bir tek eski eş evlenir de malı mülkü yeni eşine yaparsa durumuna karşılık bir sigorta bulamadım. Ama araştırıyorum. En kötü ihtimal her sene adama hayat sigortası yaptırıp mirasçısı olarak çocukları göstereceğim)
Bankadan kredi çektiğim için zaten hayat sigortası yaptım kendime. Ölürüm kalırım, daha kırkım çıkmadan banka dayanmasın anamın babamın kapısına. Kuş gibi uçtu gitti desinler.
Arabamın kaskosu, trafiği zaten var.
Evimin daskı var ki deprem en korktuğumuz felaket. Ayrıca eve konut sigortası da yaptım. Tüm gün evde değiliz, hırsızı var uğursuzu var, doğalgazı patlatabilen, suyu açık unutabilen komşusu var. Ayrıca poliçemin içinde evime gelen misafire evimde bir şey olması halinde hastane masraflarını karşılama maddesi de ekledim. Misafirdir şimdi, ayıp olur. Gelecek benim evimde Ahmet’le boğuşurken bacağını kıracak; ben alıp misafirimi hemen en iyi hastaneye götürüp; taburcu olurken “koy cüzdanını cebine burada senin paran geçmez” diyeceğim. Şanım yürüsün.
Kış geldi, okullarda salgın hastalıklar başladı. Çocukları doktora götürüyorsun. Ssklıyız ama üstüne bir ton para veriyoruz. Oturdum hesapladım, şu kadar götürsem şu kadar öderim, poliçenin de bedeli bu. Tamamdır, dedim ve “tamamlayıcı sağlık poliçesi” yaptım.
İşyerimin zaten yangın poliçesi var. Hırsızlıktı, seldi, suydu, terör olayıydı hepsi var. Ayrıca ülkemde artık insanlar tazminat davalarına uyandıkları için beni çalışanıma, müşterime, hatta müşteri olmayıp bir şey sormak için bile işyerime girip ayağı kayıp düşüp kafasını kırıp bana “yerler ıslak o yüzden düştüm, tazminat ödeyecek bana” diyene bile karşı beni koruyacak maddeler koydum.
Bir insan bir mesleği yaptığında bakacaksın, o mesleğini hayatına nasıl yansıtmış. Sigara içme ölürsün, diyen doktorun cebinde sigara mı var? Finans dergilerinde para tüyoları veren köşe yazarı senin banka hesabın kaç haneli?
Herkes ekmeğin karın doğurduğunu bilir ama bir tek ekmeği yiyenin karnı doyar. Bakacaksın, bu adam ekmeğin faydalarını ve doyuruculuğunu biliyor mu, yoksa ekmeği yiyor mu? Yiyen adama yanaşacaksın, çünkü o nasıl yendiğini biliyor.
Yolunuz açık, enerjiniz yüksek olsun.

Bilgen,sigortacınız

28 Kasım 2014 Cuma

Zaman Makinası

Bugün sabah işlerimi bitirdim ve artık dibi bembeyaz çıkmış saçlarımı boyatmak için kuaförüme gittim.
Yaklaşık 15 yıldır aynı kuaföre gidiyorum. Çok şık bir salon. Paris ya da Milano ile kapışır. Dekorasyonu iki senede bir yenilenir. Duvarlar, zemin, masalar, aynalar, tuvaletler.
Saçıma boyam sürülmüş, manikür odasına giderken lavaboya uğradım.
Lavabonun bir ana giriş kapısı var. Bir de içeride iki adet tuvalet kapısı var. Bu iki kapı normalden küçüktürler. Herşey değişir, bir tek o kapıların dar ölçüleri değişmez. Ben 15 yıldır, sağ taraftaki kapıyı kullanırım. Yine o kapıdan girdim.
Şaşırdım.
Çıktım,bir daha girdim.
Olmadı.
Bir daha çıktım girdim.
Aaaaa, yan dönmeden ya da herhangi bir açı almadan düz girebildim o kapıdan. Son 10 yıldır o kapıdan ya yan girdim, ya değişik açılar vererek girdim.
İnanamadım bir daha çıktım girdim.
Sonra aklıma bu kapıdan düz girdiğim 15 yıl öncesi geldi. İngiltere’den dönmüştüm. Ailemden başka tanıdığım kimse yoktu. Lise arkadaşlarım Adapazarı’nda, üniversite arkadaşlarım İstanbul’daydı. O kadar sıkılıyordum ki… Yüzüm asıldı.
Elim, kapı kilidinin girdiği yuvaya gitti. Gelinliğimi bu yuvaya taktırmıştım. Allahtan yırtılmamıştı ama gelinlikle tuvalete gitmek riskli diye gelinliği çıkarırken rujum tam gelinliğimin önüne bulaşmıştı. Pratik zekasını kullanan Nalan oraya ruj dağılmasın diye oje sürmüştü. Personel kapıda gelin bağı yapmıştı. Ne güzeldim o gün, nasıl keyifliydi. İçim neşe ile doldu; gülümsedim.
Ama en kötüsü hamileyken ki halimdi. O zaman yan girmekte işe yaramamış, kilit yuvasına gömleği taktırmıştım. Orada hemen yırtılan yerini diktiler. Ne güzeldi hamile olmak ya, sallana sallana yürüyordum. En keyiflisi, bebeğim hep benimleydi. Meraktan ölüyordum, neye benzeyecek, beni sevecek mi diye.
Sonra boşandım…
Sonra arkadaşların düğünleri oldu.
Kardeşim evlendi.
İş yemekleri oldu.
Bugün o kapıya baktım. 15 yıl öteye gittim, geldim. Meğer dedim Suat dükkana zaman makinası koymuş. İşte NLP budur. Hemen eğitimler yada çalışmalarda anlatılmak üzere şu bir kaç dakikayı aklıma kazıdım. :))))
Değişmeyen tek şey vardı, aynada bana bakan o güzeller güzeli kadın.

Bilgen,ohhhiyikivarım

22 Kasım 2014 Cumartesi

Okudum Büyüdüm Ninni

Uzun zamandır gözüme takılıyordu kütüphanem. Bugün hazır evdeyim deyip tüm kitaplarımı indirdim.
Ne çok kitabım var. Dua kitapları, zayıflama kitapları, siyasi kitaplar, şiir kitapları, aşk romanları, tarihi romanlar, felsefe kitapları, seyahat ve yol kitapları ve son yıllarda ise bir sürü kişisel gelişim kitapları.
Ne çok okumuşum. Hayır, okudum da ne oldu? Hala her pilav pişirişimde tane tane olmuyor, hala açma börek ya da baklava yapamıyorum. Karnı acıkmış ve pilav isteyen çocuğa Yunan Mitolojisi mi vereceğim?
Bu İngilizcede böyle benim için. İlkokuldan beri İngilizce çok önemli dediler, İngilizce kurslarına gittim, özel okulda okudum. Hatta işe girerken İngilizcem yeterli olmadı diye babam beni İngiltere’ye bile gönderdi okusun kızım, öğrensin diye. Gittim. Öğrendim.
21 yaşından beri çalışıyorum ve 15 yıllık iş hayatımda sadece 3 kere İngilizce konuştum. İlki Ford’da çalışırken Ken’e eczanenin yerini tarif ettim. İkincisi, bir dönem bakıcı buluyorduk ailelere; o dönem Çinli bir bayana bakıcı verdim, onunla İngilizce konuştum. Üçüncü olarak da geçen dükkâna yabancı uyruklu bir müşteri geldi; onun Dask sigortasıyla, sağlık sigortasını kestim. İşte bu kadar.
Şimdi oturup düşünüyorum da, babam bana harcadığı bu paraları altın yapıp kenara koysaydı adamcağız çok rahat bir dükkân alırdı. Verirdik dükkânı kiraya, ohhhhh gezerdik tozardık.
Şimdi bende var 2 çocuk. Bu gidişle 10 sene sonra 2 dükkan parasını yavrularımın eğitimi için gömmüş olacağız. Okutmasak da biriktirip dükkân mı alsak? Ahmet şimdiden “ben çalışmayacağım” diyor. Elif de Afrika’ya filan gidecekmiş, vahşi hayvanları incelemeye. En azından dükkânın kirasını yollarız ona çocuk rahat rahat gezsin oralarda, araştırma filan yapsın.
Ayyyy bilemedim şimdi, okutsan bir dert, okutmasan bir dert.
Bildiğim tek şey var ev işleri bana göre değil, bak aklımı nasıl karıştırıyor.
Tövbe estağfurullah.

Bilgen,kafagitti

13 Ekim 2014 Pazartesi

Sevimli!!!

Pantolonu, kenarlarından tuttu ve bana göstermek için havaya kaldırdı.
-          Bu sana olur dedi
Bir gösterdiği pantolona baktım, bir koca kıçıma baktım.
-          Olmaz dedim.
Elinde pantolonla yanıma geldi. Sanırım olabilirliğini göstermek için, pantolonun düğmesini göbek deliğime dayandı, düğmenin olduğu parçanın dikiş kısmını belimde bir yere dayadı.
-          Bak gördün mü, dedi. Sen kendini çok iri sanıyorsun ama değilsin. Sadece önünde sevimli bir göbeğin var.
Bir satıcı kadına baktım, bir de SEVİMLİ dediği göbeğime.
Sevimli mi?!!! Göbeğim mi?!!
Zavallı kadın, dedim içinden, para için ne yalanlar söylüyor. Bana bakıyor ve iri bir kadın görmüyor. Göbeğime bakıyor ve sevimli diyor. Üzüldüm kadıncağız için, hiç denemeden aldım pantolonu.
-          Boş yere surat asıyorsun. O pantolon sana olacak. Alman bedeni o ve 46 sı sana olur.
-          Tatlım, bırak Almanı, bütün Avrupa birleşse, ben 46 bedene giremem, dedim en sonunda kadının kulağına diğer müşteriler duymasın diye.
Hayretle suratıma baktı. Sanki Adriana Lima’yım da, 46 beden olmaz diyorum, kadın o kadar şaşkın ve bu aptal inancımdaki ısrarımdan da bıkmış bir bakış fırlattı bana.
-          Sen 50 beden ver bana, nolur nolmaz, dedim.
-          Aaaaaaa yok artık, sen 50 beden değilsin. Ne sanıyorsun kendini? Dedi.
Allah’ım kadın delirtecek beni. Gözüne perde mi inmiş, uyuşturucu mu almış, dün geceden uykusuz mu kalmış, nedir anlamadım gitti. Koca göbeğime sevimli diyor, iri bedenime utanmasa balıketi dicek. Kime bakıyor ne görüyor anlamadım ki!!!
Ben 48 bedene ikna ettim kendisini ve aldım.
Sabah giydim.
Kadın haklı.
Almanlar tekstilde ilerlemeli.
Benim sevimli bir göbeğim var.
Kendimden başka hiç kimse beni acımasızca yargılayamaz.

Bilgen,beklepodyumlargeliyorum

27 Eylül 2014 Cumartesi

İki Kapaklı Dolabım

Henüz tüm yazlık ve kışlık giysilerimin dolaplarda asılı duracağı kadar büyük bir giyinme odam olmadığından, her Türk kadını gibi, mevsim geçişlerinde giysi yer transferi yapıyorum.
Bugün de işte bu transferi gerçekleştirdim. Yazlıklar kalktı yerine kışlıklar kondu.
Her sene yılda iki kere tekrarlanan bu devrim niteliğindeki çalışmada, beni hayrete düşüren, dolap kapasitem ve atılacak giysi potansiyelim.
Her sene yılda iki kere, sadece iki kapağı ve 4 rafı olan gardırobumdan en az iki battal boy çöp torbası verilecek kıyafet çıkıyor. Dolabımda kalanlara bakıyorum, vereceklerime bakıyorum bir de zavallı dolabımın kapasitesine bakıyorum. Kendime şaşıyorum. Sezon başında zaten iki torba kıyafet vererek bu dolabı boşaltmamış mıydım ben; bir sezonda yine iki torbalık kıyafeti nasıl doldurdum?
Bazı sezon başlarında vermeye kıyamadığım kıyafetlerim oluyordu. Onlar dolapta, yeni gelenler dolapta; hatta yeni gelenler dolaba sığmadıkları için koltuğun üstünde. Dağınık bir oda, aradığınız bulamadığın sıkış sıkış bir dolap. Aynı hayatlarımız gibi.
Evet aynı hayatlarımız gibi. Kapasitemiz belli; biz bu alana bir şeyler koyuyoruz. Kendi aldıklarımızı(beklentilerimiz), hediye gelenleri(hayalkırıklıkları), ödünç aldıklarımızı(acılar), annemizin evinden arakladıklarımızı(stres). Kapasitemiz dolmaya başlıyor. Omuzlarımız, başımız ağrıyor. Daha sinirli, daha gergin oluyoruz. Kaçıp gidesimiz, çığlık atasımız, herkesi bir boğasımız geliyor; çünkü artık dolap doldu. Artık yazlık/kışlık yapma zamanı. Yılda en az iki kere, herşeyi yatağın üzerine döküp; işe yarayanları yeniden rafa koyma;işe yaramayanları da verme zamanı.
İnsan bazen vermesi gereken işe yaramayanı vermeye kıyamıyor. Ya yenisi gelmezse diyor, ya yenisi istediğim gibi olmazsa diyor, ya onun yeri hep boş kalırsa diyor. Korkuyor. Korktukça onu dolabın daha diplerine saklıyor. Oysa ihtiyacın olan sana hep gelicek, hep geldi. İhtiyacın olanı etkin şekilde dolabına yerleştirebilmen ve aradığında kolayca uzanıp alman için o dolabı boşaltman lazım. İşe yaramayanları torbaya koyman ve işe yaracak birilerine gidebilmesi için vermen lazım.
Rafları boşaltman, odayı havalandırman, yeni sezona hazır olman lazım.
Hadi, kendin için, gitmesi gerekenlere izin ver. Sev, affet ve NEFES al.

Bilgen,hoşgeldin

15 Eylül 2014 Pazartesi

Değişim Rüzgarları

Geçen hafta nasıl başardım bilmem dizimi sakatladım ve perşembeden pazartesiye kadar, salonumdaki üçlü koltukta yattım.
Eeee can sıkıntısı tabi ne yapmalı ne yapmalı derken gençliğimin sevdiğim dizilerinden Sex and The City dizisinin serisini buldum ve 4 gün boyunca 30 lu yaşlarında Newyork’lu 4 bekar kızın maceralarını seyrettim. Elbiseleri, markaları, aşklarını seyrettim. Seyrettikçe elbiselere, ayakkabılara, incecik vücutlara heveslendim. Hatta dizim iyileşir iyileşmez hemen alışverişe çıktım. Kendime topuklu ayakkabı, son moda takılar, kirpikleri uzun gösteren rimel, teni yumuşacık yapan kremler, cilt bakım ürünleri ve tabiki makyaj malzemeleri aldım.
İlk gün süslendim ofise gittim.
Ofisimizde bir yönetim odamız var ve o odayı sevgili ortağım Bülent ile paylaşıyorum. Bilgisayar ekranından her kafamı kaldırdığımda, onun sevgi dolu yüzünü görüyorum. Tabi sevgi dolu yüzü yanında siyah sakallarını, esmer tenini de unutmamak lazım. (Ama Allah var ofisteki en şık adam o) Artık onun hareketlerini o kadar kanıksadım ki, elimi koltuğun koluna onun attığı gibi atıyorum. Hatta bazen onun sakallarını sıvazlama hareketini yüzüme yapıyorum sıkıldığımda. Benim süslenmiş halimi görünce; “Hayırdır, bir yere mi gidicen?” dedi.
İkinci gün Bülent’in yanında ofisteki kızlara baktım. Makyaj yok, kotun üstüne tshirt giyen bizim ofise çalışmaya gelmiş. Sedef biraz şık ve havalıydı ama çoğunluğun yanında o da sönüktü.
Üçüncü gün bende yine makyajsız, crocslarım ve kotumla işe gittim. Her şey eski haline döndü.
Bir kez daha anladım ki hangi enerji alanında yaşarsan o enerjiye dönüşürsün. Şişmanlarla gezersen şişmanlarsın, zenginlerle gezersen zenginleşirsin, depresif insanlarla gezersen depresyona girersin. Arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim hesabı işte.
Hmmmm,o zaman Bülent’e dönüşmemek için ne yapacağım?
Enerji alanımı değiştireceğim.
Yaşasın değişim.

Bilgen,themelek

25 Ağustos 2014 Pazartesi

BENİ NEFES BOZDU

-       Çok iyi bir hocaymış, birlikte gidelim istersen, dedi.
-       Süpeer olur, dedim. Neye bakıyor?
-       Valla ne derdin varsa söylüyorsun, bakıyor işte. İşte mi sıkıntı, aşkta mı, sağlık mı? Neyse söyle bakıyor
Ah nasıl da severim falcıları, medyumları, hocaları. Özellikle kafam karışıksa, işin içinden çıkamıyorsam, ne seçeceğimi bilmiyorsam, kavuşamıyorsam, ayrılamıyorsam, korkuyorsam, huzursuzsam, geleceğin ne getireceği beni endişelendiriyorsa, daha iyisini istiyorsam ama elimdekini de kaybetmekten korkuyorsam işte bu noktada birinin çıkıp “herşey çok güzel olacak” demesi beni, hani kumsalda terliğini çıkarırsın denize girmek için ve sıcak kuma basarsın. Birkaç adım sonra ayaklarının altı fena yanar. Bir ayağını kaldırırsın öbürü yanar, onu kaldırırsın öbürü yanar. Bir yandan yavru ceylan gibi sektirerek denize doğru gidersin, bir yandan  terliği şezlongun orda çıkardığına küfredersin, bir yandan canının acısı artar. En nihayetinde ilk dalgaya ulaşırsın ve teninden çıkan “tısss” sesini duyarsın. Kalbinin atışı yavaşlar, vücudun gevşer. İşte beni aynı böyle rahatlatıyor onların “herşey güzel olacak” demesi.
Eve gittim.
Düşündüm
Düşündüm
Düşündüm
Adamın karşısına geçip ne diyeceğim???
-       Derdin ne evladım? Diyecek
-       Valla aklıma bir dert gelmiyor, ortaya karışık bakamıyor musunuz? mu diyeceğim.
Olur mu canım dedim kendi kendime, dertsiz, endişesiz, sıkıntısız insan mı olur!!!!
Sonra fark ettim ki, ben ne zamandır falcıya da gitmiyorum. Arkadaşlar, çevir fincanı bakalım dediklerinde baktırıyorum. Onda da hep aynı şeyler “herşey çok güzel”.
Bütün dertciklerimin çaresi bende. Bütün yol ayrımlarının gideceği yol benim. Bütün endişeler zihnimin senaryosu. Tüm korkular öğrendiğim bilgiler. Tüm sevgililer dolu içim çünkü ben zaten sevgiyim. Geçmiş yaşandı ve bitti. Gelecek zaten güzelliklerle dolu. An ise mükemmel.
Ahhh nefes ahhh, bir insan bu kadar dinginleştirilir mi? Ne diyeceğim şimdi ben hocaya???

Bilgen,aşk